İSLAM BİLGİNLERİNİN  GÖRÜŞLERİ

 Bizim "kainat" dediğimiz maddesel dünyanın gerçek mahiyeti, tarih boyunca tartışma konusu olmuştur. Materyalistler, maddenin yegane mutlak varlık olduğunu sanarak Allah'ı inkar etmişlerdir. Maddenin kendi başına varlığı olmayan bir hayal olduğunu kavrayanlar ise, Allah'ın varlığını ve birliğini anlamışlardır.

 Biz çalışmalarımızda ısrarla bu konunun üzerinde duruyoruz. Ve şu gerçeği haber veriyoruz: Bizim madde dediğimiz şey, aslında sadece zihnimizde var olan bir algıdır. Bu gerçek, ilmi delillerle de ispat edilmektedir. Madde bir algı olduğuna göre de, Allah tarafından sürekli olarak yaratıldığı açıktır. Allah, tüm maddesel evreni hayal ve vehim mertebesinde yaratmıştır. Tek mutlak varlık O'dur, başka her şey ise O'nun tarafından yaratılmakta olan gölge varlıklardır.

 Bu gerçeğin delillerinin anlatılması, maddeyi kendilerine ilah edinen materyalistleri büyük bir panik ve telaşa düşürmektedir. Bunun alametleri materyalist çevrelerin bizim çalışmalarımıza karşı gösterdikleri şiddetli tepkilerde açıkça görülmektedir. Biz materyalistlerin tüm bu tepkilerini doğal karşılıyoruz. Çünkü sadece maddeye inanarak Allah'ı inkar eden bu kişiler, inandıkları şeyin bir hayal olduğunun ortaya çıkmasıyla birlikte, çok büyük bir yıkım yaşamaktadırlar.

 Ancak garip olan, son dönemde bazı müslümanlardan da bu konuda itirazlar gelmesidir. Bazı kimseler, bir takım yanlış anlama ya da değerlendirmelerin neticesinde, maddenin hayal olduğuna karşı çıkmakta ve hatta bunun İslam'a aykırı bir düşünce olduğunu savunmaktadır. Bu yazıda bu yanlış değerlendirmeleri düzelteceğiz ve maddenin bir hayal olduğu gerçeğinin, İslam tarihinin en büyük alimleri tarafından da açıklandığını hatırlatacağız.

BEDİÜZZAMAN’IN GÖRÜŞLERİ

ÜÇÜNCÜ REMİZ: Ey insan! Fâtır-ı Hakîm(her şeyi hikmetle ve benzersiz olarak yaratan Allah )in senin mahiyetine koyduğu en garip bir hâlet şudur ki:

Bazan dünyaya yerleşemiyorsun, zindanda boğazı sıkılmış adam gibi “of, of” deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde; bir zerrecik, bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun.

Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat (cihazlar) ve lâtifeler(ruhtaki ince duygu)  vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete(duruma) dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür.

Madem öyledir, hazer et (dikkatli ol), dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a (parıltı), bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini (ruhtaki ince duygularını) onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda (hafıza duyunda, belleğinde), senin sahife-i a’mâlin (amellerinin kaydedildiği sayfa )ekseri ve sahaif-i ömrün (ömrünün sayfaları ) ağlebi (çoğunluğu) içine girdiği gibi, çok cüz’î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab ( içine alır, kaplar )eder.

DÖRDÜNCÜ REMİZ: Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs(yansıyıp) edip, göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi dar iken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum (yok,hiç olmuş) ve gayr- ı mevcut (var olmayan) oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip(yansıyıp) gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum(yok,hiç olmuş) bir dünyayı mevcut zannedersin.

Nasıl bir hat, sür’at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ü hayalinle (vehim ve hayal; olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme ve hayal etme )duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle (belanın, büyük sıkıntının harekete geçirmesiyle) kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli akar.

Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm (varmış gibi, hayal)ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden “لاٰۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ” (La ilahe illAllah) kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.

İMAM RABBANİ’NİN GÖRÜŞLERİ


 Bizim "madde vehimdir" konusuyla açıkladığımız asıl gerçek, tek mutlak varlığın Allah olduğu gerçeğidir. Bu gerçeğin kavranması, gerçek Allah inancının elde edilmesi açısından son derece önemlidir. Bu nedenle tarihteki pek çok İslam büyüğü de bu konuya dikkat çekmiş ve tüm maddi evrenin gerçekte "vehim mertebesi"nde, yani algı düzeyinde yaratıldığını vurgulamıştır.
 Bu konu üzerinde detaylı yorumlar yapan İslam alimlerinden biri, "hicri onuncu asrın müceddi" sayılan ve asırlardır tüm İslam dünyasının büyük saygısını kazanmış olan İmam Rabbani'dir. İmam Rabbani'nin, Mektubat adlı eserinde bu konuyla ilgili çok detaylı izahlar bulunmaktadır. İmam Rabbani Allah'ın kainatı "his ve vehim mertebesinde", yani algı derecesinde yarattığını şöyle açıklamaktadır:

 "Var olan Allah idi, onunla bir şey yoktu. Vaktaki, saklı kemalatının zuhura gelmesini murad etti(açığa çıkmasını istedi); isimlerinden her birine bir mazhar (görünme yeri) talep etti. Ta ki, o mazhara, kemalatını tecelli ettire. Onun vücud mazhariyetini ve tevabiini ise, ademden (yokluktan) başka bir şey kabul etmedi. Çünkü... vücudun (varlığın) mukabili ve mübayini (tersi), yalnız ademdir (yokluktur). Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, Sübhan Hak, kemal-i kudreti ile, adem (yokluk) aleminde isimlerden her bir isim için mazharlardan bir mazhar tayin etti. Ve onu, his ve vehim mertebesinde yarattı. Hem de dilediği vakitte ve istediği şekilde... Alemin sübutu (sabitliği), his ve vehim mertebesinde olup hariç mertebede değil dir... Hariçte (dışarıda) dahi, yüce Vacib Zat'ın (Allah'ın) zat ve sıfatlarından başkası da sabit ve mevcud olmaya..." Mektubat-ı Rabbani, 470. Mektup, çev. Abdulkadir Akçiçek, Çile yayınevi, 1983, s. 517-18

  İmam Rabbani, bir başka mektubunda ise, tüm maddi alemin sadece vehim mertebesinde yaratılmış olduğunu bir kez daha şöyle vurgular:

 "Yukarıda şöyle bir cümle kullandım: 'Sübhan Hak'kın halkı (Allah'ın yaratışı), his ve vehim mertebesindedir.' Bunun manası şu demeye gelir: 'Allah-u Teala, eşyayı öyle bir mertebede yaratmıştır ki, o mertebede eşya için his ve vehimden gayrı bir yerde sübut (sabitlik) ve husul (varlık) yoktur." - Mektubat-ı Rabbani, 357. Mektup, çev. Abdulkadir Akçiçek, Çile yayınevi, 1983, s. 163

  Dikkat edilirse, İmam Rabbani, bizim gördüğümüz alemin, yani tüm mahlukatın "vehim mertebesinde", yani algı düzeyinde yaratıldığını özellikle vurgulamaktadır. Bu vehim mertebesindeki alemin dışında (hariçte) ise sadece Allah'ın Zatı vardır. Gerçekte bu "dışta" (hariçte) kavramı da farazi bir kavramdır; çünkü bir vehmin vücudu yoktur, hacim kaplamaz. İmam Rabbani, "eşyanın" (yani şeylerin, tüm maddelerin) hariçte bir varlığı olmadığını şöyle anlatır:

 "Hariçte Yüce Hak'tan başka mevcut değildir... Belki de şanı büyük Allah'ın yaratması ile vehim mertebesinde sübut (sabitlik) bulmuştur.... Eşya, hariçte nasıl kendisinin vücudu olmayan bir şey ise, hariçte onun gözükmesi dahi, kendi renksizliği iledir... Eğer onun için bir görüntü sabit olur ise, o vehim mertebesindedir. Eğer onun bir sübutu (sabitliği) var ise, o dahi, yüce Allah'ın vehim mertebesindeki sanatı iledir. Hulasa, onun sabitliği ve görüntüsü tek mertebede olmaktadır. Sübutu bir yerde, görüntüsü dahi ayrı bir yerde değildir... Onun hariçte bir nişanı yoktur ki, orada görünür ola..." Mektubat-ı Rabbani, 470.Mektup, çev. Abdulkadir Akçiçek, Çile yayınevi, 1983, s. 519

Varlik bir hayal ve bir vehimden ibarettir. Yani varlik bir aslolanin bir aynada yansimasi veya bir golgesidir. Tum reseptorler sadece bir vehmi algilar. Bu, olmadan var olmak demektir. Aynada yansiyan goruntunuzun ben varim demesi gibi yani. "Allah'in yaratisi his ve vehim mertebesindedir. Bunun manasi Allah-u Teala esyayi oyle bir mertebede yaratmistir ki o mertebede esya icin his ve
vehimden gayri bir yerde sabitlik ve husul (varlik-varolma) yoktur."
(Mektubat-i Rabbani, 357. Mektup)

Hawking gibi bilim adamlari tanriyi kesin reddetmek yerine ilk varolusu kesfetmeyi ve bunun sonucuna gore karar vermeyi yeglemislerdir. Bununla birlikte hala yokla kusatilmis bir varlik mefhumunu algilamamakta israr edenler ise yoklugu sadece erisilmez ve tanimlanamaz varsaydigi icin bunun uzerinde fazla durmamak istiyorlar. Aslinda sonlu olan varlik yokluk ile degil bilakis Allahin varligi ile kusatilmistir.

"Haricte Allahu Tealadan baska varlik mevcut degildir. Belki de Allahin yaratmasi ile vehim mertebesinde subut bulmustur. Esya haricte nasil kendisinin varligi olmayan bir sey ise, haricte onun gorulmesi de dahi onun renksizligi iledir. Eger onun icin bir goruntu sabit olur ise, o vehim mertebesindedir. Eger onun subutu var ise o dahi Yuce Allahin vehim mertebesindeki sanatidir. Hulasa onun sabitligi ve goruntusu tek mertebede olmaktadir. Subutu bir yerde goruntusu dahi ayri bir yerde degildir. Onun haricte bir nisani yoktur ki orada gorunur ola."
(Mektubat-i Rabbani, 470. Mektup)

Sonuc olarak biz bilimsel olarak da, akil ile dusundugumuzde de algiladigimiz bilginin ve goruntulerin disimizda bir asli var mi yok mu bilemeyiz. Bu bize algilattirilan bir vehimdir sadece. Yine Muhyiddin ibn Arabi de yegane mutlak varligin Allah oldugunu, Allah'in tum kainati vehim mertebesinde yarattigini aciklamistir. "Biz diyoruz ki, bilmelisin ki, Hak'tan baska varliklar, yahut alem adiyla anilan sey, Hak'ka nisbetle bir sahsin golgesi gibidir. Boyle olunca masiva
yani Allah'tan baska olan varliklar Allah'in golgesidirler. Golge suphesiz histe mevcuttur." (Fusus-ül Hikem)

Muhyiddin ibn Arabi kendisini Allah'tan baska mustakil varlik olarak goren, kendisini mutlak varlik olarak zanneden insanlara verdigi acik bir cevaptir: "Is benim sana anlattiklarim gibi olunca alem mefhumdur. Onun gercek bir varligi yoktur. Bu ise hayalin manasidir. Yani sen kendi nefsinde zannettin ki alem zait bir seydir. Kendi nefsi ile varolmustur. Hak'tan haric bir varliktir. Halbuki kendi nefsinde boyle degildir. Gormez misin ki golge sahibinden peyda olmus ve ona bitisik oldugu halde zahiri gorunuste sahibinden ayrilmasi imkansizdir. Mesele sana anlattigimiz gibi olunca bil ki sen hayalsin. Butun idrak ettigin ve o Hak'tan ayridir yahut o ben degilim dedigin varliklar da hep hayaldir. Su varligin hepsi de hayal icindedir. Gercek varlik zati ve ayni itibariyla ancak Allah'tir." (Fusus-ül Hikem)

Muhyiddin ibn Arabi'nin varligin bir hayal oldugunu ve onun nisbi olarak sahibinden vehmi olarak hasil oldugunu bildirmesi, Hawking'e de ilham kaynagi olmus olsa gerek ki "herseyin teorisi"nde ust bir boyut daha alt bir boyuttaki bilgiyi kodlar tezini ortaya atmistir.

Ayrica Imam Rabbani maddenin asli konusunu yanlis yorumlayarak sapan filozoflardan da bahsederek bu filozoflarin goruslerinin cok farkli oldugunu belirtmistir: "Alem icin mevhum sozumuz su manaya degildir: 'O vehmin yapmasi ve yontmasidir (yani kendi nefsinde bizatihi olmasi)'... Elbette o sozumuzun manasi sudur: 'Hak alemi vehim mertebesinde yaratti... Vehim, olusu olmayan bir zuhurdan vucuddan ibarettir. Bir noktanin cevalanla (hizla) donmesinden dogan bir daire misalidir. Onunda zuhuru vardir amma vucudu yoktur.' Bu arada mecnunlar guruhu felsefecilerin soyledigi mevhum ise bir baskadir. Bunlarin soyledigi, vehmin icadi ve hayalin yontmasi (yani vehmin kendi hayalidir). Iki mana arasinda cok fark vardir."
(Mektubat-i Rabbani, 480.Mektub)

 MUHYİDDİN ARABİ’NİN GÖRÜŞLERİ


Yegane mutlak varlığın Allah olduğunu, kainatın ise O'nun tarafından vehim mertebesinde yaratıldığını açıklamış olan bir diğer büyük İslam alimi, Muhyiddin Arabi'dir. İlimdeki derinliği nedeniyle "Şeyh-i Ekber" (en büyük şeyh) olarak da anılmış olan Muhyiddin Arabi, Fusüs-ül Hikem (Hikmetlerin Özü) adlı kitabında kainatın Allah'ın tecellilerinden oluşan bir gölge varlık olduğunu şöyle açıklamıştır:

 Biz diyoruz ki, bilmelisin ki, Hak'tan başka varlıklar, yahut alem adıyla anılan şey, Hak'ka nispetle bir şahsın gölgesi gibidir. Böyle olunca masiva, yani Allah'tan başka olan varlıklar, Allah'ın gölgesidir... Gölge şüphesiz histe mevcuttur.- Fusus-ül Hikem, çev. Nuri Gencosman, İstanbul 1990, s. 117-18

İş benim sana anlatttığım gibi olunca alem, mefhumdur. Onun gerçek bir varlığı yoktur. Bu ise hayalin manasıdır. Yani sen kendi nefsinde zannettin ki alem zait bir şeydir. Kendi nefsi ile varolmuştur. Hak'tan hariç bir varlıktır. Halbuki kendi nefsinde böyle değildir. Görmez misin ki, gölge sahibinden peyda olmuş ve ona bitişik olduğu halde zahiri görünüşte sahibinden ayrılması imkansızdır.... Mesele sana anlattığımız gibi olunca bil ki, sen hayalsin. Bütün idrak ettiğin ve "o Hak'tan ayrıdır" yahut "o ben değilim" dediğin varlıklar da hep hayaldir. Şu varlığın hepsi de hayal içindedir. Gerçek varlık, zatı ve aynı itibarıyle ancak Allah'tır. - Fusus-ül Hikem, çev. Nuri Gencosman, İstanbul 1990, s. 120-22

 Hazreti Muhammed Aleyhisselam "insanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar" buyurmuştur. Demek ki, dünya hayatında gördüğü şeyler uyuyan kimsenin rüyasında gördüğü şeyler gibidir. Yani hayaldir. -Fusus-ül Hikem, çev. Nuri Gencosman, İstanbul 1990, s. 220

 FELSEFECİLERİN SAPKINLIĞI


Maddenin bir vehimden ibaret olduğu yönündeki bu açıklamalar, bazılarınca yanlış anlaşılmakta ve eski Yunan felsefecilerinin ya da diğer bazı dinsiz filozofların görüşlerine benzer sanılmaktadır. Maddenin bir vehim olduğunu söyleyen filozoflar olmuştur, ancak bu kişiler, bu vehmin Allah tarafından yaratıldığı gerçeğini kavrayamayarak dalalete düşmüşlerdir. Örneğin Eski Yunan'daki sofistler "madde kendi kendimize yarattığımız bir algıdır" demişlerdir. Bu görüş, akli ve ilmi yönlerden saçma ve dinen de sapkındır. Doğrusu ise, baştan beri vurguladığımız gibi, maddenin Allah tarafından yaratılan bir algı olduğudur.

     Felsefecilerin bu sapkın görüşleri ile bizim tarafımızdan açıklanan ve İslam alimleri tarafından haber verilmiş olan "madde Allah'ın yarattığı bir vehim"dir açıklamasını karıştırmak ise çok büyük bir hata olur. Nitekim İmam Rabbani de, maddenin bir algı olduğu yönündeki bu açıklamalarla, Eski Yunan'dan kaynaklanan sapkın felsefelerin hiç bir ilgisi olmadığını özellikle vurgulamıştır. Mektubat'ında bu konuda şu yorumu yapmıştır:

     "Alem için 'mevhum' sözümüz, şu manaya değildir: 'O vehmin yapması ve yontmasıdır.'... Elbette, o sözümüzün manası şudur: Sübhan Hak, alemi vehim mertebesinde yarattı... Vehim, oluşu olmayan bir zuhurdan ve vücuddan ibarettir. Bir noktanın cevelanla (hızla) dönmesinden doğan bir daire misalidir.Onun da zuhuru vardır, amma vücudu yoktur.... Bu arada, mecnunlar güruhu sofestaiyenin (felsefecilerin) kail olduğu (söylediği) mevhum ise, bir başkadır. Bunların kail oldukları (söyledikleri) vehmin icadı ve hayalin yontmasıdır. İki mana arasında çok fark vardır." - Mektubat-ı Rabbani, 480. Mektub, çev. Abdulkadir Akçiçek, Çile yayınevi, 1983, s. 543, 545

MADDENİN ASLININ ANLAŞILMASI ZORUNLUDUR


Görüldüğü gibi, maddenin bir algıdan ibaret oluşu, büyük İslam alimleri tarafından da haber verilmiş çok önemli bir gerçektir. Ancak tarihte bu konu hiç bir zaman geniş kitlelere ulaşmamış, hep sınırlı sayıda insanın bilgisi dahilinde kalmıştır. İçinde yaşadığımız çağda ise, söz konusu gerçek, bilimin ortaya koyduğu kanıtlarla açıklanır hale gelmiş bulunmaktadır. Maddesel evrenin bir algılar dünyası olduğu gerçeği, dünya tarihinde ilk kez bu denli somut, açık ve anlaşılır bir biçimde izah edilmektedir. Bu nedenle herkesin bu konu üzerinde düşünmesi gerekir. En başta da müslümanların bu konuya büyük önem vermeleri gerekmektedir. Çünkü maddenin aslı ile ilgili bu gerçeklerin anlaşılması, gerçek Allah inancının elde edilmesi açısından çok önemlidir. Çünkü aksi takdirde maddenin mutlak gerçek sayılması gündeme gelecek ve ya Allah'ı inkar eden materyalist felsefe veya çarpık Allah inançları gelişecektir.

     Materyalistler "madde tek mutlak varlıktır ve Allah yoktur" demektedirler. Biz ise "tek mutlak varlık Allah'tır, madde ise O'nun yarattığı bir algıdan ibarettir" demekteyiz. Maddesel varlıklar birer algı olduklarına göre, hiçbir güçleri yoktur. Tüm güç, maddeyi her an yaratmakta olan Allah'a aittir. İslam'ın temeli olan "La İlahe İllallah" yani "Allah'tan başka ilah yoktur" hükmünün asıl manası da budur. Allah'tan başka ilah yoktur ve aslında Allah'tan başka hiç bir şey yoktur. Yalnızca Allah ve O'nun tecellileri vardır. Görünen her şey, O'nun tecellisidir.

Maddenin ardındaki sırrın kavranması, işte bu asıl mananın kavranmasını sağlayacağı için çok önemlidir. Bu gerçeğin kavranmasının derin iman ve ilim sahibi kişilere mahsus olduğu ise bir ayette şöyle belirtilir:

Allah, gerçekten kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O'ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. Aziz ve Hakim olan O'ndan başka ilah yoktur. (Al-i İmran Suresi, 18)